| Editör Notu Editörden
ss. - Özet Anahtar kelimeler: | |
| Orjinal Araştırma Makaleleri THE IMPACT OF THE EUROPEAN UNION’S APPROACH TO THE PALESTINIAN QUESTION ON EU-ISRAEL RELATIONS
Mehmet Erkin KARA ss. 1 - 16 Özet European countries tried to overcome the heavy damage caused by World War II with the integration movement that started with the European Coal and Steel Community in 1951. The ECSC, which was established primarily for the purpose of establishing an economic union, began to become a political power in addition to being an economic power. The EU, which has managed to have a strong structure in the field of politics and security by implementing a common foreign and security policy, has institutionalized itself on the way to becoming an effective actor in international problems and global politics after the Cold War. The Middle East, which became the source of new elements of instability after the Cold War (terrorism, regional conflicts, failed states and organized crime, etc.), has attracted special attention from the EU due to reasons such as the existence of Muslim ghettos. The EU, which has achieved partial success in negotiations and resolution between the parties with the positive steps it has taken towards the Palestinian issue, has sometimes been the target of harsh reactions from the Israeli government and the Jewish diaspora with the policies it has implemented. The EU, which has found the opportunity to prove itself on the path to becoming a global power, has faced the reality of further strengthening its institutional identity. This article examines the need for the EU to work towards this goal in terms of the role it has undertaken towards a resolution between Israel and Palestine under the auspices of the US. Anahtar kelimeler: Palestine Conflict, EU, Israel, Palestine, EU-Israel Relations | |
| Orjinal Araştırma Makaleleri TÜRKİYE’DE YAYGIN EĞİTİM KURUMLARINDAN MEZUN OLAN GÖÇMENLERİN İSTİHDAMA KATILIM SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Veysel CİNİVİZ Emrullah AKCAN ss. 13 - 34 Özet Göç, insanlığın varoluşundan itibaren süregelen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Göç kavramı incelendiğinde, içsel ve dışsal faktörlerden kaynaklanan çok katmanlı, karmaşık ve dinamik unsurlarla karşılaşılmaktadır. Bu unsurlar, göçlerin nedenleri, biçimleri ve sonuçlarıyla doğrudan ilişkilidir. Günümüz dünyasında da tüm bu faktörler nedeniyle göç olgusu, varlığını sürdüren ve gelecekte de sürdürmeye devam edecek bir fenomen olarak önemini korumaktadır. Türkiye, jeopolitik konumu, tarihsel birikimi ve kültürel mirası nedeniyle göç yolları üzerinde stratejik bir kavşak noktasında yer almaktadır. Bu özellikleri dolayısıyla Türkiye, hem transit hem de kalıcı göç hareketlerine maruz kalmaktadır. Ülkemize yönelik göçlerin, hem göç eden topluluklar hem de yerleşik toplum üzerinde önemli etkileri bulunmaktadır. Çalışma kapsamında 20 kişiyle derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiş ve bu görüşmelerden elde edilen veriler bulgular bölümünde sunulmuştur. Bu analizler ışığında, göç olgusunun genel yapısı hakkında önemli bilgiler edinilmiştir. Türkiye›ye yönelik gerçekleşen göç hareketlerinin her biri, analiz sürecinde farklı perspektiflerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu durum, göçlerin gelişim süreçlerini ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlarını anlamlandırmayı mümkün kılmaktadır. Anahtar kelimeler: Türkiye’deki Göçmenler, Türkiye’deki Göçmenlerin Eğitimi, Türkiye’deki Göçmenlerin İstihdamı, Göçmenlerin İstihdamındaki Engeller | |
| Orjinal Araştırma Makaleleri 1960-1980 ARASI TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİNDE KIBRIS MESELESİ VE EGE SORUNU
Duygu Merve YÜZLÜ ss. 35 - 46 Özet Cumhuriyet tarihi boyunca Türk Yunan İlişkileri sıklıkla gerilmiştir. İki devlet arasında dönemsel olarak oluşan sorunlar birçok etken nedeniyle çözülememiş hatta bu sorunlar günümüze kadar ulaşmıştır. Bahse konu olan iki devletin geçmişte aynı imparatorluk içerisinde var olmaları ve yeni kurulan düzende ise iki komşu ülke olarak kalmaları sebebiyle sorunların çözüme kavuşacağı düşünülse de geçen süre zarfında birçok konuda herhangi bir neticeye varılamamıştır. 1950’lere gelindiğinde meydana gelen Kıbrıs meselesi Türkiye ve Yunanistan’ın dış politikasını ilgilendiren en önemli konu olmuştur. Konu ile alakalı olarak Kıbrıs adasında 1960 yılında meydana gelen olaylar akabinde 1974 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtı ve harekatın oluşturduğu sonuçlar ele alınıp incelenmiştir. Diğer yandan iki devletin de Ege Denizi’ne kıyısının olması yaşanacak en ufak olumsuzlukta zıtlıkların büyümesine müsait bir ortam oluşturmuştur. Yapılan antlaşmalar neticesinde hakimiyet hakkı Yunanistan’a verilen ada, adacık hatta kayalıklardan kaynaklanan sorunlar başta olmak üzere Ege denizini kullanan iki komşu devletin karasuları hakimiyeti sorunu, kıta sahanlığı sorunu ve hava sahası sorunu gibi sorunlar başlıca yaşanan problemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Hâkim olunan ada ve adacıkların askersizleştirilmesi antlaşmasına karşı bu toprakların gayri askeri statüsünü kaybetmesi iki ülkeyi savaşa sürükleyecek kadar ipleri germiştir. Bu çalışmada Kıbrıs Meselesi ve Ege Denizi kaynaklı yaşanan bahse konu sorunlar tartışılmıştır. Ayrıca Türkiye ve Yunanistan’ın Ege adasında sergiledikleri tutum ve davranışların neticeleri de bu çalışmada incelenmiştir. İki ülke arasındaki bu gerginliği gidermek adına yapılan görüşmeler ve alınan sonuçlar da çalışmada ele alınmıştır. Komşu iki devletin Ege denizi üzerinde yaşadığı problemler yapılacak olan pek çok avantajlı antlaşmanın da önünde birer engel teşkil etmiştir. Anahtar kelimeler: Türk, Yunan, Ege, Adalar | |
| Orjinal Araştırma Makaleleri GÖÇ OLGUSU VE KENTLEŞME
Mehmet KÖROĞLU ss. 47 - 74 Özet Bu çalışma, göç olgusunun kentleşme üzerine etkilerini ve nedenlerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Başlangıçta göç türleri ve nedenleri konusunda bilgi verilmiş ve daha sonra bir kentleşme dinamiği olarak göç olgusu tartışılmıştır. Özellikle 2011 yılında başlayan yoğun Suriyeli göçü sonrası, kentlerdeki yoğunluk beraberinde birçok sorunu meydana getirdiği gibi, dinamik bir olgu olarak ekonomik ve sosyal hayata etkileri ile birlikte toplumsal değişim üzerine önemli etkileri ortaya çıkmıştır. Kentlerde özellikle altyapı yetersizliği, çevre sorunları ve sosyo-kültürel sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Diğer taraftan, ekonomik yaşam üzerine, işgücü sağlaması, üretimde doğrudan yer almaları, aynı zamanda bir tüketici kitle olması yönü ile de ekonomi üzerine etkileri olmuştur. Göç olgusunun kentleşme üzerine etkisini, yalnızca altyapı, yerleşim alanı, nüfus yoğunluğu olarak açıklanamayacağı, kentin sosyo-ekonomik yapısından sosyo-kültürel yapısına kadar birçok konuda etkin ve dinamik bir yapı olarak göç, kentleşmenin mekan boyutunun yanısıra; sosyo-kültürel ve ekonomik yapı üzerinde de etkin, mekânsal değişimde söz sahibidir. Bu bağlamda, çalışmanın hipotezi; Göçün, kentleşmenin dinamiklerinde önemli rol oynadığı yönündedir. Bu çalışmada bir kentleşme dinamiği olarak göç olgusunun tarihsel arka planı, göç kuramları, göç nedenleri ve Türkiye’de kentleşme üzerine etkilerinin ortaya konulması aynı zamanda gelişim süreci ve olası sonuçları birey, devlet ve uluslararası sistem düzeylerinde, teorik yaklaşımlarla desteklenen betimsel bir analiz yöntemiyle ele alınmıştır. Böylelikle, kentleşmenin ve göç ün çok boyutlu yapısının daha detaylı anlaşılması ve literatüre katkı sağlanması hedeflenmiştir Anahtar kelimeler: Göç, Kentleşme, Göç Kuramları, Kentleşme Dinamikleri | |
| Orjinal Araştırma Makaleleri MODERN ÇAĞDA ÖNEMİ VE KULLANIM ALANI OLARAK İNSAN İSTİHBARATI
Alper KON ss. 75 - 90 Özet Bu araştırma, istihbaratın kavramsal ve akademik tanımını insan odaklı bir perspektifle göz önüne sermektedir. Çalışmada nitel çalışma metodu benimsenmiştir konu bağlamında kitaplar, bilimsel makaleler, raporlar ve akademik yayınlardan elde edilen veriler kapsamlı literatür taramasıyla toplanmış ve analiz edilmiştir İnsan İstihbaratı (HUMINT) alanının teknolojik güvenlik ortamındaki stratejik önemini incelemektedir. İstihbaratın sadece bilgi toplamakla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda belirsiz durumlarda karar alma süreçlerine yön veren bir sistem olduğu ortaya konulmaktadır. Çalışma HUMINT, diğer istihbarat alanları olan Açık Kaynak İstihbaratı (OSINT), Sinyal İstihbaratı (SIGINT) ve Görüntü İstihbaratı (IMINT) ile birlikte incelenerek, bu disiplinler arasındaki tamamlayıcı ilişkiler göz önüne alınmıştır. HUMINT’in maliyet etkin, esnek ve insana dayalı yapısının, özellikle teknolojik araçların yetersiz kaldığı anlarda hayati öneme sahip olduğu ifade edilmiştir. Tarihsel örnekler, kurum içi uygulamalar ve literatür araştırmaları noktasında, HUMINT’in maskeleme, kaynak yönetimi, eğitim ve güvenlik standartları açısından gelişim sürecine dair bulgular ortaya konulmuştur. Son olarak, dijital çağda artan bilgi akışına karşı HUMINT’in etkinliğini sürdürebilmesi için OSINT entegrasyonu, kaynak güvenliği, kurumsal kapasite geliştirme ve veri yönetimi üzerine öneriler sunulmuştur. Bu bağlamda, çalışma istihbarat disiplinleri içinde insan faktörünün rolünü ve geleceğini değerlendiren kapsamlı bir yaklaşım sunmayı amaçlamaktadır. Anahtar kelimeler: İstihbarat, İnsan istihbaratı (HUMINT), Açık Kaynakİstihbaratı (OSINT), Sinyal İstihbaratı (SIGINT), Görüntü İstihbaratı (IMINT) | |
| Kitap İncelemesi INSIDE THE JIHAD: MY LIFE WITH Al QAEDA-A SPY’S STORY
Bülent ATASEVER ss. 91 - 95 Özet Omar Nasiri (takma ad), 1990’lı yıllarda Avrupa’da radikal İslamcı örgütlerin içine sızarak yıllarca istihbarat faaliyetlerinde bulunmuş, deneyimlerini Inside the Jihad: My Life with Al Qaeda-A Spy’s Story adlı kitabında kaleme almıştır. Fas doğumlu Nasiri, genç yaşta Avrupa’ya göç etmiş, burada ideolojik olarak radikal çevrelerle temas kurmuş, ancak kısa süre içinde bu yapıların iç işleyişini gözlemleyerek Avrupalı istihbarat servisleriyle iş birliği yapmaya başlamıştır. Kitapta, özellikle Cezayir İç Savaşı ve Afganistan kamplarındaki El Kaide yapılanmalarına dair tanıklıklarını anlatmaktadır. Eserin 2006 yılında yayımlanmasının ardından, hem Batı kamuoyunda hem de akademik çevrelerde “radikalizmin içeriden anlatımı” olarak nitelendirilmiştir. Nasiri’nin tanıklıkları, sadece terör örgütlerinin iç dinamiklerini değil; aynı zamanda Batı istihbarat servislerinin operasyonel hatalarını, kültürel önyargılarını ve güvenlik zafiyetlerini de gözler önüne sermektedir. Bu yönüyle kitap, hem istihbarat literatürüne hem de radikalleşme çalışmalarına özgün bir katkı sağlamaktadır. Yazar, kişisel yaşamıyla küresel terörün merkezleri arasında geçiş yaparken, hem casus hem tanık kimliğiyle bir “içerden gözlemci” rolü üstlenmiştir. Bu nedenle eser, klasik bir otobiyografiden ziyade, istihbarat ve terörle mücadele disiplinleri açısından bir saha raporu niteliği taşımaktadır. Anahtar kelimeler: |